Yazılarından Örnekler

https://restaurantmartinwishart.co.uk/atom/5036 http://sparkbomb.com/magikan/15438 rencontre celibataire haut de gamme site de rencontres sГ©rieux Going Here bathroom sink stopper hook up site rencontre cherie fm http://sman8jkt.sch.id/buga/1973 free meet site de rencontre gratuit click site Onuncu Yıldönümünde 27 Mayıs

Mayıs 1970

Bugün, 27 Mayıs devriminin onuncu yıldönümüdür. Aradan geçen on yıl, duyguları yumuşattığı için bu devrimi şimdi daha uzaktan ve daha serin kanla değerlendirmemizi sağlıyor. 27 Mayıs nedir? Devrimin ilk gününde, bu hareketin Demokrat Parti’nin anayasaya aykırı davranışlarına son vermek ve bu yüzden çıkabilecek bir kardeş kavgasını önlemek için yapıldığı açıklanmıştı. Bu açıklamada gerçek payı vardır ama gerçeğin tümü bu değildir. 27 Mayıs devrimi, aslında, sivil-asker aydın kadronun, Demokrat Parti’nin iflas etmekte olan toplumsal ve ekonomik politikasına baş kaldırmasıdır.

Demokrat Parti, 1950 Mayısında, işbaşına büyük halk kütlelerinin oyu ile gelmişti. Bu kütleler, Demokrat Parti’ye oy verirken, ondan eskisine oranla daha iyi bir geçim, daha eşit kamu hizmetleri bekliyorlardı. Yıllardır üzerine çöken bürokrasi egemenliğinden, ağa-eşraf üstünlüğünden kurtulacaklarını umuyorlardı.

Demokrat Parti, hiç değilse başlangıçta, kendisine bağlanan bu umutları boşa çıkarmamıştır. Çeşitli iç ve dış etkenler yardımıyla, kütlelere eskisinden daha iyi bir yaşantı sağlamasını becermiştir. Ne var ki bu iyilik devamlı olmamıştır. Olamazdı da… Bütün görüntülerin tersine, Demokrat Parti yöneticileri kütlelerin adamı değillerdi. Güçlerini kütlelerden fakat yönetim felsefelerini tek parti döneminin Cumhuriyet Halk Partisi’nden aktardıkları toprak ağalarından, yeni palazlanan ticaret ve sözüm ona sanayi burjuvazisinden ve yabancı sermaye işbirlikçilerinden alıyorlardı. O yüzden de “her mahallede bir milyoner” felsefesiyle bir avuç insanı zengin ederken, geniş halk kütlelerinin kendilerinden beklediği köklü toplumsal ve ekonomik düzen değişikliklerini yapamamışlardır. Bu başarısızlıkları yalnız sivil-asker aydınlarda değil, zamanla, başlangıçta Demokrat Parti’yi destekleyen kütlelerde bile hoşnutsuzluk uyandırmıştır.
Bu hoşnutsuzluğun giderek yoğunlaşması üzerinedir ki Demokrat Parti yöneticileri, 1924 anayasasının çeşitli boşluklarından da yararlanarak, iktidarlarını koruyabilmek için çeşitli zorlamalara başvurmak gereğini duymuşlar ve gene bunun üzerinedir ki, 27 Mayıs devrimini yapan sivil-asker aydınlar, devrim sabahı, halk kütlelerini yanlarında görmemişlerse bile, hiç değilse karşılarında bulmamışlardır.

27 Mayıs, Türkiye’deki halk-aydın ikiliğini gidermek halkla aydın arasında yakın bağlar kurmak konusunda eşi bulunmaz bir fırsat yaratıyordu. Ne yazık ki devrimciler bu fırsatı iyi değerlendirememişlerdir. Devrimin ilk gününde toplumsal ve ekonomik sorunlar üzerine eğilip bunlara çözümler arayacaklarına, Türkiye’nin en önemli sorunu diye Demokrat Parti yöneticilerinin cezalandırılmasını görmüşlerdir. Bununla yetinmemişler, Demokrat Parti’ye oy veren kütlelerin siyasal yeterliğini tartışmaya, genel oyu kısıtlamayı düşünmeye başlamışlardır.

Demokrat Parti’yi iktidara getiren ve orada tutan güçleri Demokrat Parti yöneticilerini anayasanın boşluklarından yararlanarak çeşitli zorlamalara iten nedenleri Türkiye’nin bozuk ekonomik ve toplumsal düzeninde arayacaklarına sanmışlardır ki eğer Demokrat Parti yöneticileri iyice cezalandırılırlarsa bundan sonra kimse anayasaya aykırı davranışlarda bulunmak cesaretini gösteremez; eğer okuma-yazma bilmeyenler ya da belli bir eğitim düzeyine erişmemiş olanlar oy hakkından yoksun kılınırsa işbaşına tutucu iktidarlar gelemez.

İşte bu yanlış değerlendirme yüzünden, başlangıçta devrime umutla bakan halk kütleleri, zamanla bunu tek parti döneminde kendi üzerlerinde egemen olan sivil-asker bürokrasinin iktidara dönüşü olarak yorumlamaya başlamışlardır. O kadar ki devrimcilerin sonradan ayrılıp bütün güçlerini yalnız demokrasinin siyasal çerçevesini değil onun toplumsal ve ekonomik içeriğini de kapsayan, halkı daha ileri bir toplum ve ekonomi düzenine kavuşturmak amacına yönelmiş 1961 anayasasını yapmaları bile bu yorumu değiştirememiştir.

27 Mayıs’ın onuncu yıldönümünde gerçek devrimcilere düşen görev, bu gerçeği böylece görmek ve halkla aydınlar arasında 27 Mayıs’tan sonra bir kez daha açılan uçurumun bir an önce kapanmasına çalışmaktır. Bunun yolu da artık anlamsız rejim tartışmalarını bir yana bırakarak genel oy mekanizmasına inanmaktan ve bu mekanizmayı halkın yararına işletmeye çalışmaktan geçer. Kütleleri kendilerine yakınlaşmasını, duyguları sömürmesini pek iyi bilen çıkar çevrelerinin etkisi altından kurtarmak için halka tepeden bakma alışkanlığından vazgeçerek onun içine girmekten geçer. Onun duygularını, düşüncelerini anlamaktan geçer. Aydın, halkı dinlemeye, anlamaya çalıştığı gün onun da kendisini dinlemeye, anlamaya başlayacağından kuşku duymamalıdır.
27 Mayıs Türkiye’ye çok ileri bir anayasa kazandırmıştır. On yıl sonra amaç, bu ileri anayasayı dikta yönetimlerinin önceden kestirilemeyen kaprislerine teslim etmek yerine, onun getirdiği toplumsal ve ekonomik reformları halk ile birlikte, el ele gerçekleştirmenin yollarını aramak olmalıdır.

***

de Gaulle’ün Arkasından

Kasım 1970

Bundan bir süre önce gazetemizde yayınlanan bir yazı dizisinde de okuduğunuz gibi, General de Gaulle, New York Times gazetesi yazarlarından Sulzberger’e şöyle demişti: “Büyük bir adam olmak için bir şeyler yapmış olmak gerekir. Belirli bir şeyi gerçekleştirmiş olmak gerekir.” Kişiliği üzerindeki tartışmalar ne olursa olsun, bu anlamda alındığı zaman, dün hayata gözlerini yumduğunu üzüntü ile öğrendiğimiz General de Gaulle, hiç kuşkusuz, büyük bir adamdır. Onun ölümüyle, İkinci Dünya Savaşı’nı yürüten büyüklerin -Roosevelt, Churchill, Stalin, de Gaulle dörtlüsünün- en sonuncusu da artık tarihe karışmış olmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde, “Fransa yalnızca bir çarpışmayı kaybetmiştir savaşı değil.” sloganıyla bütün Fransızlarda direnme gücünü yaratan, onu örgütleyip başarıya ulaştıran General de Gaulle’dür. Alman istilası altındaki ülkesini savaşı yürüten öteki büyük devletlerin arasına sokmayı başaran Fransa’nın savaş sonu dünyasında öteki büyük devletlerle eşit söz sahibi olmasını sağlayan yine odur. Gerçi gerek Roosevelt, gerekse Churchill sonradan onun kişiliğinden, bu arada söz dinlemezliğinden, gururundan ve kendini beğenmişliğinden uzun boylu yakınacaklardır ama bütün bunlara rağmen de Gaulle’ün Fransa için çırpınması karşısında duydukları saygıyı gizlemeyeceklerdir.

Anılarının yeni yayınladığı son cildinden de anlaşılacağı gibi General de Gaulle, kendini dünyada tek bir şeyle görevli sayıyordu: Fransa’ya dünyadaki en üstün yerlerden birini kazandırmak. Savaş sonunda bunu o günün olanakları ölçüsünde gerçekleştirdikten sonra, iç politika oyunlarından tiksinerek, bir süre gönüllü inzivaya çekilmişti. 1958 yılında, Cezayir sorunun yarattığı dalgalanmalar içinde yeniden işbaşına gelince, duruma hakim olur olmaz, bir kez daha aynı amaca yönelmiştir. İç politikada istikrar ve güvenliği, dış politikada bağımsızlığı sağlamak için büyük çabalar harcamıştır. Karşıtları, de Gaulle’ü, Fransa’yı çapının çok üzerinde kalan işlere sürüklenmiş olmakla suçlarlar. Ancak şurası kesinlikle söylenebilir ki yapmak istediklerinin başarabildikleri kadarıyla bile de Gaulle yeniden küsüp inzivasına çekilirken, arkasında, teslim aldığından çok daha başka bir Fransa bırakmıştır.

Otoriter yaradılışı, de Gaulle’ün parlamentoya fazla önem vermemesine yol açıyordu. Bu, klasik demokrasiye çok bağlı olan Fransız aydın ve politikacılarının büyük çoğunluğunu onun karşısına dikmişti. Dış politikada da, Avrupa’da Fransa’dan büyük devlet görmeye tahammülü yoktu. Bu yüzden, Batı ittifakını zedeleyen, onu dağıtıcı davranışlara bile girmekten kaçınmıyordu. Bu da başta Birleşik Amerika ve İngiltere olmak üzere, birçok Batılı devletin ona kırılmasına yol açmıştı. Ama içerideki ve dışarıdaki karşıtları bile, onun Fransa için yaptıklarına saygı duymaktan geri kalmamışlardır.

de Gaulle’ü büyük adam yapan belki kişiliği, düşünce yapısı ve davranışları değildi. Hiç kuşkusuz gerçekleştirdiği şey, yeni ve güçlü bir Fransa, onun büyüklüğünü tarihe yazdırmaya yetecektir.

***

İki Yüzlü Politika

Mayıs 1971

TBMM’de Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi üzerine yapılan görüşmeler, aslında, siyasal hayatımıza büyük bir aydınlık getirmiştir. AP grubuna da kürsüye çıkan sözcü konuşmasında;

1.Laikliğin özenti ile batıdan aktarılmış bir ilke olduğunu Türkiye gerçeklerine uymadığını söylemiştir.

2. 1924’te çıkan Tevhidi Tedrisat Kanunu ile medreselerin kapatılmış olmasından üzüntüsünü belirtmiş, şikayet etmiştir.

3. Halkın dinsel ihtiyaçlarının 30 yıl baskı altında tutulduğunu bu arada din eğitiminden yoksun kuşakların yetiştirildiğini, günümüzdeki gençlik bunalımının temelinde de bu yanlış din politikasının yattığını ifade etmiştir.

4. Bunlar, birleşimin tatiline yol açan olayların çıktığı ana kadar AP grubu sözcüsünün hazırlanmış olan yazılı konuşmadan okuyabildiği fikirlerdir. Birleşim tatil edildiği için sözcünün kürsüden okumak imkanını bulamadığını fakat basına dağıtılmış olan metinde yer alan bir diğer iddia ise Nurculuğun gerçek Müslümanlık olduğu ve korkmadan müslüman diyebilmek gerektiğidir.

Bütün bunlar, AP grubunun, sözcüsünün ağzında ifade edilmiş olan fikirleridir. Öğleden sonraki birleşimde tekrar konuşan sözcü, Atatürk’ün adını ağzına almadığını ve kendi görüşlerinin herkesçe bilindiğini söylemekle yetinmiştir. Bu açıklama yukarıda 4 maddede özetlediğimiz görüşlerde hiçbir değişiklik yapmamıştır.

Ayrıca, Atatürk’e saldırmak için onun adını telaffuz etmek şart olmadığına göre, Başkanvekili Sayın Kemal Palaoğlu’nun fikir ve inanç haysiyetinin gereği olarak gösterdiği saygı değer tepkiye yol açan Atatürk düşmanlığını reddetmekten AP sözcüsü özel bir dikkatle kaçınmıştır.

Daha sonra konuşan AP Grup Başkanvekili de ne dört maddede topladığımız görüşleri reddetmiş ne de bu görüşlerin AP grubunu bağlamayacağını söylemiştir. Böylece AP’nin laiklik düşmanı medreseci görüşlerle bağı onaylanmıştır.

Bu AP yöneticilerinin bir yüzüdür. Son bir yıl içinde daha çok kullanmaya başladıkları yüz budur. Anadolu’nun okulsuz, doktorsuz, yolsuz köşelerindeki kurtuluş ümidini dinde arayan unutulmuş masum halkın karşısına çıktıkları zaman bu yüzü takınırlar. Özel fotoğrafçı refakatinde kılınan gösterişli bayram namazlarında bu yüz görülür. Camilere, kuran kurslarına, şeyhlerin tarikat reislerinin karşısına AP yöneticileri bu yüzle çıkarlar. Tunagür olayında, İmran Öktem olayında, en son olarak da AP sözcüsünün Atatürk düşmanı, laiklik düşmanı konuşmasında hep bu yüz gözükür.
AP’nin bir başka yüzü daha vardır. Bu yüzü ile AP laiktir. Atatürk’e saygılıdır, batılıdır. Büyük iş çevreleri ile ilişkilerinde, konsorsiyum toplantılarında, yabancı elçiliklerin kokteyllerinde, kumandanlarla yapılan toplantıları da AP bu yüzü ile gözükür. Ortak Pazar’a girerken, yabancı sermaye ile işbirliği yaparken, MNP kendisi aleyhine güçlenirken, AP birdenbire laikleşiverir. Kendisinin yaratıp örgütlediği aşırı sağ, taşınması güç bir yük haline gelince, kamuoyunun ve ordu çevrelerinin gözünde temize çıkabilmek için, hemen onlar sırtını döner ve “aşırı sağa karşıyız” yutturmacasına başvurur.

AP yöneticilerini doğru teşhis etmek gerekir. Onlar ne dindardır ne de laiktir, onlar yalnızca çıkarcıdır. Seçim dönemlerinde, ekonomik ve sosyal politikaları batağa saplanıp da halk kendilerine sırt çevirmeye başlayınca, din edebiyatına başvururlar. Halkın sorunlarını çözmek olanağını yitirince, din duygularını okşamaya başlarlar. Diğer yandan aydınlar ve ordu çevrelerinin tedirginliği belli bir düzeyin üstüne çıkınca tutumları hemen değişiveriri. Büyük sermayeye ve yabancı çevrelere yaranmak ihtiyacı ortaya çıkınca ya da aydınları, orduyu teskin etmek gerekince laiklikten değilse bile teokrasiye –halkın bu kelimeyi anlayamayacağı umuduyla- karşı olduklarından söz açarlar. Bir siyasi parti çıkıp da onların samimiyetsizce yaptıklarını açıkça yapmaya ve onlara zarar vermeye başlayınca anayasayı ve laiklik ilkesini hatırlarlar.
Son bütçe görüşmelerinde AP’nin bu iki yüzlü politikası büsbütün aydınlığa kavuşmuştur. AP din istismarı yaparken de laiklik edebiyatı yaparken de samimiyetsizdir. AP’nin irtica savunuculuğunda samimiyetsiz oluşundan bir teselli çıkarmak ve bunu bir teminat olarak görmek de mümkün değildir. Dinin siyasete karıştırılmasından doğabilecek zararlar, bunu yapanların samimiyet derecesine göre farklılık göstermez. Hristiyan Aramco petrol şirketinin, İslam dünyasında yaptığı tahrikler, dini siyasetten ayırmayı başaramayan bir samimi müslümandan çok daha tehlikelidir. Tarihimiz, yerli ve yabancı samimiyetsiz din istismarcılarının başımıza açtığı felaketlerle doludur.

Bir siyasal partinin demokratik rejimde, iki yüzlü politikasını samimiyetsizliğini uzun süre yürütmesi mümkün değildir. İşte AP’nin ipliği pazara çıkmıştır. Kapalı kapılar arkasında ordunun aydınların kulağına bir türlü fısıldayarak, kuytu köşelerde gericilerin kulağına başka türlü üfleyerek açık rejimde politika yapılmaz.

Bu politikayı, samimiyetsiz oldukları için yürütemeyeceklerdir. Türk halkının ihtiyaçlarına ve özlemlerine cevap veremediği için yürütemeyeceklerdir. Halkımız iş istiyor, sosyal adalet istiyor, refah istiyor, Türk halkı işsizlik getiren, sömürü getiren, yoksulluk getiren bir iktidarın din istismarı tuzağına düşmeyecek kadar tecrübelidir. AP yöneticilerinin iki yüzlü politikasını halkımıza şikayet ediyoruz, şikayet edeceğiz.

***

Kel ölür, sırma saçlı olur

Haziran 2000

Her saltanatın bir sonu vardır. Suriye diktatörü Hafız Esat’ın, 1970 yılında yaptığı bir askeri darbeyle başlayan 3o yıllık saltanatı da, geçtiğimiz Cumartesi günü öğle vakti, Lübnan Devlet Başkanı Emile Lahoud’la bir telefon konuşması yaptığı sırada gelen ölümüyle, sona erdi.

Esat’ın ölümüyle, Ürdün Kralı Hüseyin’in arkasından, Ortadoğu’daki eski yöneticiler kuşağından biri daha tarihe karışıyor.

30 yıldır Suriye’yi tek elden yöneten Esat’ın hasta olduğu, uzun süreden beri biliniyor ve ömrüne, bir günle iki yıl arasında süre biçiliyordu. İsrail istihbaratı, son olarak, iki yılı iki haftaya indirmişti. O bakımdan ölümü kimse için şaşırtıcı olmadı. Ama, Suriye ile İsrail arasında barış sağlamak konusunda Esat’a umut bağlayanlar, bu arada Başkan Clinton için hiç kuşkusuz, hayal kırıcı oldu. Clinton, Suriye’de Esat’tan başkasının böyle bir barışa imza atmak gücünü kendinde göremeyeceği düşüncesiyle, yatıp kalkıp onun yakın görünen ölümün böyle bir barışa imza atacak kadar uzaması için gecikmesine dua ediyordu.

Ölen her diktatör gibi Esat da arkasında bir iktidar boşluğu bırakmış bulunuyor. Gerçi diktatörlükle yönetilen ve “babadan oğula” ilkesinin geçerli olduğu her ülke gibi Suriye’de de, Esat’ın yerini, 34 yaşındaki küçük oğlu Başar’ın alacağı anlaşılıyor. Esat’ın ölümünden sonra Suriye Parlamentosu o amaçla hemen toplanarak, Anayasada bunun için gerekli değişikliği yapmış ve Devlet Başkanının seçilebilme yaşını 40’tan 34’ indirmiştir. Böylece Başar’ın seçilmesinin önündeki yasal engel ortadan kalkmış bulunuyor.

Aslında Esat’ın kendinden sonrası için seçimi Başar değil, büyük oğlu Basil’di. Ne var ki Basil 1994’te geçirdiği bir trafik kazası sonunda öldü ve Esat’ın elinde küçük oğlu Başar kaldı. Esat Basil’i kendi yerini alacak biçimde hazırlamış, onu askeri ve siyasal bir eğitimden geçirmişti. Başar ise tıp eğitimi görmüştür, siyasal deneyimi yoktur. Bu genç adamın siyasete değil, bilişim teknolojilerine meraklı, bilgisayara ve internete düşkün olduğu bildiriliyor. O bakımdan şimdi herkes, Başar’ın bu işi kıvırıp kıvıramayacağını, hatta iktidarının uzun sürüp sürmeyeceğini tartışıyor.

Başar’ın önünde aşılması gereken önemli güçlükler var. Bunların başında, Başar’ın Suriye üzerinden kendi otoritesini kuruncaya kadar – tabii, eğer kurabilirse– ülkede yaşanabilecek olaylar geliyor. Esat yönetiminin, halkının yüzde 90’ı Sünni olan bir ülkede, Baas Partisinin ve ordunun kilit noktalarını ellerinden tutan yüzde 10’luk bir Alevi azınlık yönetimi olduğunu unutmamak gerekir. Gerçi Esat’ın sağlığında, onun gazabından korkanların sesi çıkmıyor, ses çıkanlar ise acımasızca bastırılıyorlardı. Müslüman Kardeşler Örgütünün 1982 yılında Hama’da yaptıkları ayaklanmayı ordunun 10 bin kişiyi öldürerek bastırdığı, o günleri yaşayanların anısında olmak gerekir. Esat’ın sağlığında sinmiş olanların, onun ölümünden sonra ne yapacakları, bugünden kestirilemiyor. Bu açıdan, Esat’ın en önemli güç tabanı olan ordunun takınacağı tavır, büyük önem taşıyor. Eğer Başar orduya Esat’ın Suriye’de izlediği politikaları ve kurduğu “dehşet dengesi”ni sürdürmek konusunda umut ve güven verebilirse, yani orduyu arkasına alabilirse, sorun yok. Veremezse, güney komşumuzda yeni arayışların egemen olacağı bir istikrarsızlık dönemi açılacak demektir.

Kaldı ki, Esat’ın yokluğunda Şam’daki yöneticiler arasında kişisel anlaşmazlıklar ve iktidar kavgaları da başlayabilir ki, bu da istikrarsızlığı arttırmaya aday bir başka etkendir. Suriye’de ortaya çıkabilecek bir istikrarsızlık, beraberinde, hem Ortadoğu barışı hem de Suriye’nin komşularıyla ilişkileri açısından büyük ve tehlikeli bilinmeyenler getiriyor. Ortadoğu barışı açısından bakılınca, bu bilinmeyenlerin başında, Suriye-İsrail ilişkilerinin geleceği var. Anımsanacağı gibi Washington, İsrail’i Golan tepelerinin bütününden çekilmeye razı edemiyor. Bu konuda ona söz dinletemiyor. Barış için geriye Suriye’ye o tepelerin bir kesimini İsrail’e bırakacak türden bir anlaşma imzalatmak kalıyor ki, Suriye de buna yanaşmıyor. Esat’ın yanaşmadığına, acaba oğlu yanaşabilir mi? Çok zor… Çünkü Başar’ın ilk amacı yerini sağlamlaştırmak olacak ve o yüzden bir süre, hem Suriye’de hem de Arap dünyasında İsrail’e ödün gibi görülecek bir anlaşmanın altına imza atmaktan kaçınacaktır.

Bir başka ve belki de daha önemli bir bilinmeyen, Lübnan’ın geleceğidir. Esat’ın sağlığında, İsrail işgali altındaki güney kesiminin dışında, Lübnan Şam’ın güdümündeydi. O kesimde bile Esat, İsrail’e karşı kendi denetimi altında kullandığı Hizbullah’ın aracılığıyla etkinliğini sürdürüyordu. İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesi Esat’ın ölümüyle birleşince, karşısında dengeleyici bir güç kalmadığı için, artık tümüyle İran’ın güdümüne girecek olan Hizbullah’ın hem Lübnan üzerindeki emellerini gerçekleştirmesi, hem de İsrail karşısındaki savaşçı tutumunu sürdürmesi kolaylaşmıştır. O nedenle, eğer Başar Hizbullah’ı Şam’ın denetimi altında tutmayı başaramazsa, Lübnan’ın zaten pamuk ipliğine bağlı olan iç barışı büsbütün bozulacağı gibi, Lübnan-İsrail ilişkileri de, Suriye’yi de Lübnan’ın peşinden sürükleyecek bir yeni çatışmaya dönüşmek olasılığıyla karşı karşıyadır.

Kim derdi ki dünya, sağlığında İsrail’e karşı Hizbullah, Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanarak terörü meslek edinmiş bir diktatörü, öldükten sonra mumla arayacak?

***

Kendi düşen, ağlamaz

Eylül 2000

Geçtiğimiz Salı günü, 12 Eylül 1980 darbesinin 20. Yıldönümüydü. O vesile ile, 12 Eylül üzerine çok yazıldı, çizildi. Ben de aynı vesileden yararlanarak bu konudaki bazı düşüncelerimi okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

Yazıma, Türkiye’deki askeri müdahalelerle ilgili bir gözlemimi aktararak başlayacağım. Benim gözleyebildiği kadarıyla, 27 Mayıs’tan 12 Mart’a kadar uzanan zaman dilimi içindeki askeri müdahalelerin hiçbiri, arkasında “sivil” bir çağrı ve destek olmaksızın, kendiliğinden yapılmadı. Bu çağrı ve desteğin o sırada işbaşında olan iktidarların karşıtlarından geldiğini söylemeye bilmiyorum gerek var mı? 27 Mayıs’ta çağrı ve destek, Demokrat Parti’nin anti-demokratik gidişinden kuşku duyan ve doğru ya da yanlış olarak “aydın” diye nitelendirilen kesimlerden, bu gidişe “dur” denilmesi amacıyla geldi. Zaten müdahale de, öğrencilerin sokak gösterilerinin yarattığı bir “kargaşa” ortamı içinde yapılmıştı. Şunu hemen belirteyim ki 27 Mayıs demokrasi savunucularının umutlarını boşa çıkarmamıştır. 27 Mayıs müdahalesi sonunda benimsenen 1962 Anayasası, Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasadır.

12 Mart da sokaktan, “aydın” diye geçinen iki kesimin, bir yanda “demokratik devrimciler”in, öte yanda “ayaklanmacı solcular”ın çıkardığı davetiyelerle geldi. “Demokratik devrimciler”in amacı, kendilerine taktıkları ismin yaptığı çağrışımların tersine, Türkiye’de, tıpkı tek parti döneminde olduğu gibi bir sivil-asker bürokratik yönetim kurmaktı. Kimi Mao’cu, kimi Leninist-Stalinist “Ayaklanmacı solcular” ise, bir askeri müdahalenin halk kütlelerini ayaklandıracağını ve bunun sonucunda Türkiye’de bir “proletarya” yönetimi kurulacağı umuduyla yaşıyorlardı. Her iki uç da, o nedenle, kendi yarattıkları kafa karışıklığı sonunda ve bu kafa karışıklığının yarattığı “anarşi” ortamı içinde gelen 12 Mart’ı alkışlarla karşılamışlardır. Ne var ki 12 Mart “sol” gösterip “sağ” vurmuştur. 12 Mart yönetimleri tarafından ülkede estirilen sindirme ve şiddet rüzgarları ve 1962 Anayasasında demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlamaya yönelik olarak yapılan değişiklikler, bunun en açık kanıtıdır.

12 Eylül ise daha başka bir nitelik taşıyor. Gerçi 12 Eylül de, 12 Mart’tan ders almayan sol uçlar kadar 12 Eylül öncesinde kurulan Milliyetçi Cephe hükümetlerinin hoşgörü ve desteğine sığınarak güçlenen ve yüreklenen “ülkücüler”in de tırmandırdığı “terör” ve “anarşi” havası içinde yapıldı. Askerin, bu havadan çok rahatsız olduğuna, buna bir son verilmesini istediğine hiç kuşku yoktur. Nitekim asker politikacıları defalarca uyarmış, “terör” ve “anarşi”ye sivil çözümler bulunmasını istemiştir. Ama bu kez, belki solun belini askere bir kez daha ve daha iyice kırdırmak isteyen bazı sağ çetecilerin dışında, askere davetiye çıkaran olmamıştır. Müdahaleyi çağıran, politikacıların bu konuda gösterdiği başarısızlıktır. Onun da ötesinde, Meclis içindeki kargaşadır. Aslına bakarsanız sokaktaki kargaşa da, büyük ölçüde, Meclis içindeki kargaşadan kaynaklanıyordu.

Demirel’in “bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözleri, hala anılarda olsa gerektir.

Gerçekten de o günün iki büyük partisi, AP ile CHP, ve o iki partinin liderleri, Demirel ile Ecevit, eğer kendi çoğunluklarının yokluğunda öteki ufak partilerle ya da “kumar borcu olmayanlar”la iç tutarlıktan yoksun, işlemeyen ve kısa ömürlü, üstelik halkı “cepheleşme”ye iten ortaklıklar kurmakla zaman yitireceklerine, kendi küçük hesapları yüzünden birbirleriyle tepişmeyi bırakıp kendi aralarında bir “uzlaşma” sağlayabilseler ve güçlü bir hükümet kurmayı başarabilselerdi, ben öyle inanıyorum ki, 12 Eylül olmazdı. Böyle güçlü bir hükümet, askerin de yardımıyla, sokağa kolayca egemen olabileceği gibi, bir Cumhurbaşkanı seçebilmek için de aylarca boşu boşuna uğraşıp durmazdı.

12 Eylül’den sonra birbirleriyle sarmaş dolaş olanların, “uzlaşma” kültürünü edinmeleri için ille de başlarına bir asker darbesi inmesini mi beklemeleri gerekirdi?

Bu satırları 12 Eylül’ü haklı göstermek ve aklamak için yazmıyorum. İlke olarak, askeri müdahalelerin ülkeyi kötüden daha kötüye götürdüğü, demokratik yaşamın doğal akışını kesip bozduğu kanısında olanlardanım. Hele 12 Eylül, getirdiğinden çok götürmüş, Türk toplum ve siyaset yaşamında bugün bile onaramadığımız büyük yaralar açmıştır. Bugün toplumda ve siyasette yaşadığımız olumsuzlukların çoğu, “Susurluk”tan “Hizbullah”a, “Hizbullah”tan “bölücü terör”e, 12 Eylül’ün çocuklarıdır. Türkiye’deki demokratik ve laik düzen, 12 Eylül’den sonra tartışmaya açılmıştır. Bütün bunlar birer acı gerçektir. Ama bu tür müdahalelerle karşılaşmamak için, tüm sivil kesimlerin çok dikkatli olması, askeri müdahaleye zorlayacak ortamlar yaratmaktan kaçınılması zorunluluğu da, gözden kaçırılmaması gereken bir başka acı gerçektir.

Yoksa son pişmanlık fayda etmiyor ve olan, ülke ile halka oluyor.

***

CHP’nin Serencamı

Eylül 2000

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), geçtiğimiz Cumartesi günü, 77 yaşına bastı. Türkiye’nin bugün hayattaki en eski partisi olan CHP, 9 Eylül 1923’te, yani Cumhuriyetin de ilanından önce, “Halk Fırkası” adıyla kurulmuştu. Adının başına “Cumhuriyet” sözcüğünün eklenmesi, Cumhuriyetin ilanından sonradır.

CHP’nin kurucusu, Kurtuluş Savaşının muzaffer komutanı, Mustafa Kemal Atatürk’tür. Kökleri, bu savaşın başladığı günlere kadar iner. Atatürk, Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan 9 Eylül 1930 tarihli bir mektubunda, “CHP Anadolu’ya ayak bastığım andan itibaren kurulup benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nden doğmuştur” diyor (bakınız: Hikmet Bila, CHP, 1919-1999, Doğan Kitapçılık, İstanbul, 1999, sh. 45.) CHP’liler, Sivas Kongresini (Eylül 1919) partilerinin ilk Kurultayı sayarlar.

CHP’nin bu ülkeye yaptığı hizmetler sayılamayacak kadar çoktur. Parti, ilk Genel Başkanı Atatürk’ün önderliğinde Cumhuriyetin ilanına, ondan sonra da Türkiye’yi çağdaşlığa götüren devrimlere öncülük etmiş, ikinci Genel Başkanı İsmet İnönü’nün önderliğinde ise ülkemizi demokrasiye taşımıştır. Uzun süren tek parti yönetiminin, İkinci Dünya Savaşının getirdiği sıkıntılarla birleşince, CHP’yi geniş halk kütlelerin gözünde çok yıprattığı yadsınamaz bir gerçektir. 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinden yenik olarak çıkması, bu gerçeği açık bir biçimde gözler önüne seriyordu. Bu olumsuz gidişi durdurabilmek için CHP, üçüncü Genel Başkanı Bülent Ecevit’in liderliğinde ve “Ortanın Solu” sloganıyla, kendisini yenilemeyi denemiş ve köylü ve işçi kesiminden gelen destekle, bir ölçüde bunu da başarmıştır. O dönemde verdiği demokrasi savaşımıyla kendi dışındaki darbeci ve ayaklanmacı solun ağır saldırılarına uğradığı gibi, savunduğu sosyal demokrat ilkeler yüzünden sermaye çevrelerinin de oklarına hedef olmaktan kurtulamamıştır. Ama bütün bunlara karşın, 1973 ve 1977 seçimlerinden en büyük parti olarak çıkmayı becermesi, CHP’nin doğru yolda olduğunun en açık göstergesiydi. Ne var ki bu yolda yürümesine izin verilmemiştir.

Uzun yaşamı içinde CHP, 1980’ kadar, iki kez kan kaybına uğramıştı. Birincisi, Demokrat Parti’nin kuruluşuyla, ikincisi ise İnönü’nün Genel Başkanlıktan ayrılmasıyla… Gerçekten de, nasıl demokrasiye geçişle birlikte CHP’den ayrılan bir ekip tarafından kurulan Demokrat Parti CHP tabanının bir kesimini alıp götürmüşse, partinin Ecevit’le birlikte sola kaymakta olmasından hoşlanmayan bir başka kesim de, 1972’de İnönü’nün liderlikten ayrılmasından sonra CHP’den uzaklaşmıştı. Ama onan sonra taban yenilemeye çalışan ve bunda bir ölçüde başarılı da olan CHP, en büyük yarayı 12 Eylül darbesiyle almıştır. 12 Eylül yönetiminin sola karşı açtığı savaştan, aslında savunduğu sosyal demokrat ilkelerle darbeci ve ayaklanmacı solun da hışmını çeken CHP de nasibini almış ve kapatılmıştır. O sırada Genel Başkan olan Ecevit’in, bu kapatılmaktan yararlanarak parti içindeki karşıtlarından kurtulmaya kalkışması ve o amaçla, karizmasına güvenerek “kendi” partisini, DSP’yi kurması, CHP için gerçek bir talihsizlik olmuştur. CHP tabanı bir kez daha, CHP’nin yerini almak için kurulan SHP ile DSP arasında bölünmüştür. Yasaklar kalkıp eski partiler yeniden kurulduğu zaman ise, bu bölünmenin üzerinde kurulan CHP, SHP’nin kısa ömrü içinde yaptığı tüm yanlışların günahını da sırtlanıyordu.

Geçmişine böylece bir göz attıktan sonra bugününe gelirsek, CHP bugün, özellikle son seçimlerde Meclis dışında kaldıktan sonra, 77 yılın ağırlığı altında ezilen, yaşlı bir parti görünümünü veriyor. Partinin bu duruma düşmesinde elbette ki geçmişinden gelen olumsuzluklar, bu arada bölünmeler ve taban ufalanması kadar, parti yönetimlerinin de payı var. Yöneticiler partiye, sol partilerin “olmazsa olmaz” özelliği olan bir ideoloji saptamakta ve o nedenle de partiyi iktidara taşıyacak yeni bir taban oluşturmakta sıkıntı çekiyorlar, başarı gösteremiyorlar. Bu konuya kafa yoracaklarına, bir kariyerizm dalgasına kapılmışlar, devamlı birbirleriyle didişip duruyorlar.

Eğer CHP bundan sonra tarihin tozlu sayfalarına gömülüp kalmak istemiyorsa, kişisel çatışmaları aşıp, partililerden başka kimseyi ilgilendirmeyen tüzük değişikliği gibi saçmalıklarla uğraşmayı bir yana bırakmalı, ekonomik ve toplumsal açılımlarıyla geniş kütlelere seslenecek “sol” bir ideoloji belirlemeli ve bu ideolojinin sözcülüğünü korkusuzca, yüksek sesle yapmalıdır. Dincilerden aşırı milliyetçilere, vahşi kapitalizm yandaşlarından otoriter yönetim yanlılarına kadar her türlü sağın kıskacına girmiş olan Türk halkının, bugün bundan büyük gereksinmesi yoktur. İkincisi, nüfusunun yüzde 70’i otuz yaşın altında olan toplumumuzda, genç kuşaklarla kendi arasında tıkalı olan iletişim ve etkileşim kanallarını mutlaka açmak zorundadır. CHP’yi yeniden ayağa kaldıracak, iktidara taşıyacak olan, bunlardır. Ne var ki eski alışkanlıklarının kısır döngüsüne sıkışmış, üstelik bitip tükenmek bilmeyen iç kavgalar yüzünden kamuoyunda itibar kaybına uğramış olan bugünkü yönetim kadroları bu iki açılımı başaracak nitelikte ve yetenekte görünmüyorlar. Bunları başarmak için yeni anlayışlara ve yeni yaklaşımlara sahip genç kadrolara gereksinme vardır.

Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı

***

Siyasal kadrolar değişmedikçe

Nisan 2001

Kemal Derviş ve ekibi tarafından hazırlanan yeni ekonomik program nihayet açıklandı. Hayırlısı olsun.

Bu programın Türkiye’nin kısa ve uzun vadedeki ekonomik sorunlarına çare olup olamayacağını bilemem. Benim, gelmiş geçmiş –sayısını artık unuttum- tüm ekonomik programların başına gelenlere bakarak söyleyebileceğim tek şey var: Eğer “siyasal ayağı” eksik kalırsa, ne kadar kusursuz olursa olsun, bu yeni programın sonu da eskilerinkinden farklı olmayacak. Çünkü, bundan önceki programların uygulanmasında başarı gösteremeyenlerin, bizi içine düşürdükleri ekonomik bunalımın gerçek boyutlarını kavramakta güçlük çekip onu bir “yol kazası” diye nitelendirenlerin, yeni programı başarıyla uygulayabileceklerini düşünmek için hiçbir geçerli neden yoktur.

“Siyasal ayak” derken Ecevit hükümetinde ya da Seçim ve Siyasal Partiler yasalarında yapılması istenen değişikliklerden söz etmiyorum. Başarısızlığı tescil edilmiş olan bugünkü siyasal kadrolardan çıkarılacak her hükümet, üç aşağı beş yukarı aynı olacak. O bakımdan, yapılacak bir hükümet değişikliği, belki halkın ateşini biraz düşürmenin dışında, fazla bir işe yaramaz. Seçim ve Siyasal Partiler yasalarında değişiklik yapılmasına gelince, onlar elbette gerekli, ama yeterli değil. Bu yasalarda istediğiniz değişiklikleri yapınız, siyasal partilerimiz, değerli dostum Prof. Dr. İlter Turan’ın deyimiyle “dar bir kadronun kamu olanaklarını dağıtmak için oluşturdukları ufak mekanizmalar… Birer himaye ilişkileri ağı” olarak kalmaya devam edeceklerdir, çünkü bugünkü bozuk sosyo-ekonomik yapımızdan çıkan parti yapımız budur. (Bu yapının son ekonomik bunalımdaki büyük payı konusunda, okurlarıma, Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Eser Karakaş’ın, NTV ve Boğaziçi Üniversitesinin birlikte düzenledikleri Ekonomik Zirve toplantısında yaptığı konuşmaları bulup okumalarını salık veririm. Prof. Turan’ın deyişlerini de, aynı toplantılarda yaptığı konuşmalardan aldım. )

“Siyasal ayak” derken, bugünkü lider ve siyaset kadrolarının değişmesinden söz ediyorum. Gerçekten de eğer siz, atacakları köklü ve yürekli adımlarla Türkiye’nin bu bozuk sosyo-ekonomik yapısını değiştirecek, Türkiye’yi içinde debelenip durduğu 20. yüzyıldan 21. yüzyıla, kamu kaynaklarını tüketerek yaşamaya alışmış “tüketici” bir toplumdan, kamuya kaynak yaratan “üretici” bir topluma taşımak için gerekli yapısal düzenlemeleri gerçekleştirecek bilgi ve beceriyle donatılmış “yeni bir lider ve yeni siyasal kadrolar” bulup çıkaramazsanız, evet belki günlük sıkıntılara geçici çareler geliştirebilirsiniz, ama kronik ekonomik ve toplumsal bunalımlardan kurtulamazsınız. Çağın değiştiğinin farkına varmayan bir siyasal sınıfla Türkiye’nin “temel” sorunlarına çözüm bulamazsınız. Ülkemizi gelişmiş ülkeler düzeyine asla ve asla yükseltemez, –eğer ille de kapitalist düzen içinde kalkınacağız diyorsanız ki en azından bugün için dünyanın gidişi bu yöndedir– küreselleşme denilen olgunun zenginleştirdiği uluslar arasında yerinizi alamazsınız. Birçok kalkınmaya çalışan ulus gibi, küreselleşmenin zenginlerin sofrasına taşıdığı aşların artıklarıyla yetinmek zorunda kalırsınız. Son ekonomik bunalımın Türkiye’ye öğretmesi gereken şey, budur.

Bu bunalım için yüz tane neden bulup sayabilirsiniz. Ama asıl neden işte, budur.Türkiye’de lider ve politikacı diye geçinenlerin, yetersiz bilgilerinin ve kişisel çıkarlarının kıskacında, ülkemizi üreten, ürettiğini dış pazarlarda satabilen, kazandığını toplumun tüm katmanları arasında hakça paylaştırabilen, bilgi ve teknoloji tabanlı bir “üretim” toplumu yapmakta gösterdikleri başarısızlıktır.

Ne yazık ki onlar hala bunun farkında değiller, sanki hala 20. yüzyılda, hatta o yüzyılın başlarında yaşıyorlar. Hala, yok demokrasi, yok insan hakları, yok özelleştirme, yok taban fiyatları, yok kılık kıyafet gibi bugün çoktan aşılmış olması gereken sorunlar üzerinde yumruklu kavgalar verip duruyorlar. Siz bugüne kadar Mecliste, Türkiye’nin çözüm bekleyen sosyo-ekonomik sorunlarının anlamlı bir biçimde konuşulduğuna, onlara çözüm arandığına hiç tanık oldunuz mu? Küreselleşen dünyada, uluslararası toplumda yerimizi alabilmek için gerekli hangi adımları atmamız, hangi önlemleri almamız, köhnemiş eğitim sistemimizi nasıl çağdaşlaştırmamız, üretimi teşvik konusunda neler yapmamız, hangi alanlara öncelik vermemiz, işsizlikle nasıl savaşmamız, gelir dağılımındaki düzensizlikleri nasıl düzeltmemiz gerektiği gibi konularda, laf üretmenin ötesinde, anlamlı görüşmeler yapıldığını duydunuz mu?

Hayır, değil mi? Hazırlanan ekonomik programlar ne denli güzel olursa olsun, bu durumda, bugünkü liderler ve siyasal kadrolar değişmeden Türkiye’nin geleceğinden umutlu olmak olanağı var mıdır?

***

Başbakan Ecevit’e Açık Mektup

Nisan 2001

Sayın Ecevit,

Bu satırların yazarı, siz 1967’de CHP Genel Sekreteri olduktan sonra ve “Ortanın Solu” hareketinin ilk günlerinden başlayarak CHP’de en üst düzeylerde görev almış, demokratik olmayan parti yönetimi biçiminiz üzerinde anlaşmazlığa düşüp yönetici kadrodan ayrılıncaya kadar, sizinle birlikte ve sizin çok yakınınızda politika yapmış olan biridir. CHP yönetiminden ayrıldıktan sonra da, bu anlaşmazlığa karşın partisine olan bağlılığını ve size olan saygısını korumuştur. CHP’nin kapatılmasından sonra eski partinizi yüzüstü bırakarak kurduğunuz DSP’ye katılmamış olmakla birlikte, sizi devamlı olarak Türk siyaset yaşamının en dürüst ve saygın aktörlerinden biri olarak görmüş, ağzından sizin aleyhinize tek bir söz, kaleminden tek bir satır çıkmamıştır. Sanırım bu söylediklerime siz de katılırsınız.

Ne var ki Sayın Ecevit, nasıl 1974’lerde parti yönetim biçiminize karşı isyan etmişsem, bugün de sizin ülkeyi yönetim biçiminize karşı isyan ediyorum. Sizin, –belki farkında değilsiniz ama– Türk halkının bu hükümetten umudunu kesip yeni “siyasal” arayışlar içinde olduğu bir sırada, ikide bir kameraların ve mikrofonların karşısına geçip de “Bu hükümetin alternatifi yoktur,” “Bir Türkiye var, bir hükümet var” diye konuşmanız, inanınız benim onuruma dokunuyor. Ortalıkta iyi yetişmiş, bilgi ve beceri sahibi, yetenekli, iş ve devlet yaşamında başarılı onca genç insan varken, biz ille de size ve her ortağı, her bakanı ayrı telden çalan, başarısızlığı artık uluslararası mali çevrelerde, menkul kıymetler borsasında ve döviz piyasalarında “kote” edilmiş olan hükümetinize mahkum muyuz? O durumlara kadar mı düştük?

İktidar koltuğunu bırakmamak için, bu hükümetin ekonomik politikası, daha doğrusu politikasızlığı yüzünden canından bezmiş olan Türk milletine karşı, durup durup, “Ya ben ve bu hükümet, ya da kaos” – şantajını demeye dilim varmıyor—tehdidini savurmak size yakışıyor mu?

Ve siz, yılların Bülent Ecevit’i, kendi siyasal varlığınızın ve hükümetin devamını –olmayan– becerinize ve başarınıza değil de, “ya ben ve bu hükümet, ya da kaos” tehdidine ve sanal bir “ara rejim” korkusuna bağlamayı ve onlardan medet umarak ayakta durmayı, siz kendi içinize sindirebiliyor musunuz?

“Bizim istifamızı isteyenler alternatifini de ortaya koymalıdırlar” diye topu zavallı, çaresiz halka atacağınız yerde, niye çıkıp da, açık açık, “Kusura bakmayın arkadaşlar, biz bu işi beceremedik. Haydi bize müsaade. Korkmayın, Türkiye hükümetsiz kalmaz. Yeni bir hükümetin oluşması için bize düşen bir görev varsa onu yapar, elimizden gelen her türlü çabayı harcar, gerekli her türlü katkıda bulunuruz” diyerek yeni oluşumların önünü açmıyorsunuz? Sizin siyasal geçmişinize yakışan bu değil de, bir anlaşılamaz iktidar hırsı içinde, “ille de ben” diye ayak diretmek midir? “Ya ben ve bu hükümet, ya da kaos” diye ortaya çaresizlik korkusu yaymak mıdır?

Sayın Ecevit… Bugün halk sokağa dökülmüşse, çekmeye alışkın olduğu ekonomik sıkıntılardan çok, size ve hükümetinize karşı duyduğu güvensizlik yüzünden dökülmüştür. Halk sıkıntı çekmeye razı ama, ülkeyi bunalıma sürükleyen bir hükümetin, ağzıyla kuş tutsa onu bu sıkıntıdan kurtaramayacağını düşünüyor. “Bunlar şimdiye kadar ne yaptılar ki, bundan sonra yapsınlar” diyor. Ve o nedenle, bu hükümetin biran önce yerini, kirli ve başarısız geçmişe bulaşmamış, genç, dinamik ve bilgili kişilerde kurulacak bir yenisine bırakmasını istiyor. Türk siyasetinin bir “duayen”i olarak size düşen, “bu hükümetin alternatifi yoktur” diye iktidara asılmak değil, halkın isteklerine kulak vermektir. Yoksa Meclisin içinde bu nitelikte insanlar olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Korkmayınız. Bütün cesaretinizi toplayarak ve eğer varsa, iktidara asılmanız için size yapılan tüm baskılara karşı çıkarak, ülkenin selameti için, en kısa zamanda işbaşından ayrılacağınızı ve yeni oluşumların önünü kendi elinizle açacağınızı açıklayınız. Açıklayınız ki ülke rahat bir nefes alsın. Yakınına kadar geldiği uçurumun kenarından geri dönsün.

Sakın bir daha da, halka nispet verir gibi, “Oh ya… Sen ne yaparsan yap, ben bildiğimi okurum.Çünkü benim alternatifim yok” da demeyiniz. Size bu akılları kim veriyorsa, yanlış veriyor. Çünkü bir zamanki karşıtınız, son zamanlardaki yandaşınız Demirel’in söylediği gibi, “Demokrasilerde çare tükenmez.” Yeter ki, aransın…

Eğer siz aramazsanız, korkarım ki bir başkaları aramaya kalkışacak.

***

Neden Musul?

Ekim 2002

Bağdat vilayetinin –bugünkü Irak— bir parçası olarak Osmanlı yönetimi altındayken, bugün Irak Kürtlerinin göz diktiği Musul’da yaşayan halkın yüzde 45’i Türkmenlerden oluşuyordu. Gerisinin çoğunluğu Arap, ancak bir kesimiyse Kürt’tü. Osmanlı Devleti 1914’te Almanya’nın yanında Birinci Dünya Savaşına katılınca İngiltere, Hindistan’dan getirdiği Gurka ve Sih birlikleriyle Irak’ı işgale başladı. 1915 sonbaharında güneydeki Irak kentlerini ele geçirdikten sonra, 1917 Martında Bağdat’ı, 1918 Kasımında da Musul’u aldı.

Ne var ki Batılılarla Osmanlı Devleti arasındaki savaşı bitiren 30 Ekim 1918 Mondros Bırakışması imzalandığı sırada, İngiliz birlikleri Musul’dan hâlâ 12 mil uzakta bulunuyorlardı. O bakımdan, İngiltere’nin Musul’u işgali her türlü yasal dayanaktan yoksundu.

Musul’un statüsü, Lozan barış görüşmelerinde Osmanlı İmparatorluğunun külleri üzerinde doğan genç Türkiye Cumhuriyetiyle Batılılar arasında büyük bir tartışma konusu oldu. Türkiye “Misak-ı Milli” sınırları içinde olduğu,bırakışmadan sonra işgal edildiği gerekçesiyle Musul’un kendisine verilmesi gereğini savunurken, bu bölgedeki petrolün kokusunu almış olan İngiltere ile Fransa, ısrarla Musul’un, savaş sonunda yapay bir devlet olarak kurdukları ve kurulur kurulmaz İngiliz mandası altına koydukları Irak’a bırakılması konusunda ayak direttiler. Lozan’daki baş temsilcimiz İsmet Paşa bu konudaki tartışmalar sırasında İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a Musul’da bir plebisit yapılmasını önerdiği zaman Curzon’un bu öneriye verdiği yanıt, “Musul’un kaderi karar vermek yeteneğinden yoksun, cahil ve bağnaz bir insan sürüsünün oylarına bırakılamaz” olmuştu.

Musul sorunu Lozan’da çözümlenemeyince, İngiltere 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyeti’ne başvurdu ve bu konuyu ele almasını istedi. Rastlantıya (!) bakınız ki ondan tam bir gün sonra, 7 Ağustosta, İngiltere tarafından kendilerine bağımsızlık sözü verilen ve örgütlenen Nasturiler, Doğu Anadolu’da, Ankara hükümetine karşı ayaklandılar. Bu isyanın bastırılmasından birkaç gün sonra Milletler Cemiyeti toplandı ve Musul’un Irak’a bırakılması kararını aldı.

Bu karar üzerine Türkiye, 1925 Ocağında, Musul anlaşmazlığını Uluslararası Adalet Divanına götürdü. Gene rastlantıya (!) bakınız ki bundan bir ay sonra, 1925 Şubatında, Şeyh Sait isyanı patlak verdi. Adalet Divanı Musul’u Irak’a bırakan kararını verdiği sırada Türkiye hâlâ, İngiltere’nin destek ve yardımlarıyla çıkarıldığı artık tarihe geçmiş belgelerle kanıtlanmış olan Şeyh Sait isyanıyla uğraşmaktaydı ve başka bir konuyla ilgilenecek konumda değildi. Bu isyanın, Musul petrollerinden kendisine de küçük bir pay verilmesi karşılığında Türkiye’nin Musul’un Irak’a bırakılmasını kabul etmek zorunda kalmasından kısa bir süre sonra sona ermesi de bir başka rastlantı (!) olsa gerek.

Lord Curzon, İngiltere ve Fransa’nın zafere “bir petrol denizi” üzerinde ulaştıklarını söylemişti. Şimdi ise Başkan Bush gibi kendisi de Amerikan petrol endüstrisiyle içli dışlı olan yardımcısı Dick Cheney, Saddam’ın, Irak’ın güneyinde bulunan yeni yataklarla dünya petrol rezervlerinin yüzde 10’unu kapsayan bir “okyanus”a dönüşen bu petrol zenginliğinin üzerinde oturmasına izin verilemeyeceğini söylüyor (bakınız: Anthony Sampson, “West’s Greed for Oil Fuels Saddam Fever”, The Observer, 11 Ağustos 2002.) . Cheney’nin bu sözleri, Bush’un yapmaya hazırlandığı Irak operasyonuna sanırım yeni bir bakış açısı getiriyor. ABD’nin Irak’ta yapmaya hazırlandığı harekatın asıl amacı, bir Rus yetkilisinin deyimiyle, bir “petrol gaspı”dır (bakınız: “Scramble to carve up Iraqi oil reserves lies behind US diplomacy” başlıklı haber, The Observer, 6 Ekim 2002.) Aynı haberde, Fransa ve Rusya’yı bu müdahaleye razı edebilmek için, Bush yönetiminin onlarla Irak petrollerinin dünyanın büyük petrol şirketleri arasında yeniden paylaşılması konusunda görüşmelere bile başlamış olduğu bildirilmektedir.

Amerikan müdahalesi sonrasında Irak’a verilecek olan yeni biçimle ilgili olarak dünya medyasında çıkan haberlerin ne kadarı doğrudur, ne kadarı yakıştırmadır, ne kadarı uydurmadır, bilemem. Bildiğim bir şey varsa o da yalnız Irak’ın değil, belki tüm Ortadoğu’nun, ABD’nin öncülüğünde ve petrolün türevinde, belki sınırların yeniden çizilmesine kadar gidecek olan yeni bir yapılanmaya gebe olduğudur. Türkiye’ye yakışan, olayların peşinden gitmekten artık vazgeçip, bu yapılanmayı yönlendirenlerin arasına etkin söz sahibi olarak katılmaktır. Güdülenlerin değil, güdenlerin arasına girmektir. Ama, hangi Başbakan, hangi hükümetle?

***

“Büyük Satranç Oyunu” Şimdi Başlıyor

Eylül 2004

ABD Usame bin Ladin ve el-Kaide’ye karşı savaş açtığı zaman, uluslararası toplumu arkasında buldu. Çünkü ortada 11 Eylül katliamı gibi korkunç bir olay vardı ve onu yapanların cezalandırılması gerekirdi. Eğer bu olay cezasız, yapanların yanına kar kalırsa, ondan sonra her önüne gelen korkusuzca benzer eylemlere kalkışabilirdi.

ABD, Usame bin Ladin ve el-Kaide’ye karşı açtığı savaşı Taliban’a da genişletince, gerçi savaş tüm Afgan topraklarına yayıldıkça olup bitenlerde hiçbir suçu bulunmayan sivil halkın zarar görme olasılığının da artacağı kuşkusuyla bazı kaşlar havaya kalktı, ama uluslararası toplum ABD’yi desteklemeye devam etti. Çünkü bin Ladin ve el-Kaide, terör eylemlerini, Afgan topraklarında ve Taliban yönetiminin kendilerine açtığı olanaklardan yararlanarak planlıyorlar ve uygulamaya koyuyorlardı.

Bu desteğin arkasında, 11 Eylül’ün arkasında olduğu var sayılan militan İslam radikalizmin güçlenip yaygınlaşmasından duyulan korku da vardı. Özellikle Afganistan’a komşu ülkelerin, bu arada Rusya ile Çin’in tutumu çok ilginçtir. İslamcılığın kendi topraklarında yaşayan Müslümanlara da sıçramasından korkan Rusya, Washington’un kendisini Çeçen direnişi karşısında serbest bırakması karşılığında, Afganistan’daki Amerikan harekatına yardımcı oldu. ABD kuvvetlerinin Orta Asya cumhuriyetlerinde üslenmelerine göz yumdu. Aynı korkuyu yaşayan Çin ise, ABD’yi kendi sınırlarına yaklaştırmasına rağmen, bu harekat karşısında en azından sessiz kaldı.

Ama Bush yönetimi Afganistan harekatı başarısının verdiği özgüvenle orada durmayıp bazı yazarların deyimiyle “zafer sarhoşluğu”na kapılınca ve “terörizme karşı savaş” gerekçesiyle parmağıyla yeni hedefler göstermeye başlayınca, ABD’nin arkasındaki destekler de erimeye başlıyor. Afganistan harekatını destekleyen, hatta bu konuda onunla işbirliği yapan devletler şimdi, her biri kendisine özgü nedenlerle, Başkan Bush’un Irak, İran ve Kuzey Kore’yi “şer odakları” diye nitelendirip bu ülkelerin yönetimleriyle uğraşmaya başlamasına karşı çıkıp onu kınıyorlar. Hem de, Afganistan harekatının başarısı – eski bir deyimle— “tescil” edilmeden.*

ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin Bush’un bu üç ülkeyi “terörizme karşı savaş” kapsamının içine almasına karşı çıkmalarının çeşitli nedenleri var. Kendilerine sorarsanız ülkelerin içişlerine karışmama ve anlaşmazlıkların güç yoluyla değil diplomasi yoluyla çözülmesi ilkesine bağlılıkları bu nedenlerin başında geliyor. Üstelik hemen hepsinin Irak ve İran’la ticari bağlantıları vardır. Ama asıl neden, Başkan Bush’un kendilerine danışmadan, hatta kendilerine rağmen, “tek yanlı” politika oluşturmak sevdasına kapılmış olmasıdır. Gerçekten de Başkan Bush ve yardımcıları, kimse kendilerine yardımcı olmasa da, doğru bildikleri yolda tek başlarına yürümek yönündeki kararlığı her fırsatta yineliyorlar. Dünya yeniden biçimlenirken adam yerine konulmamak, Avrupalıların çok gücüne gitmektedir. Rusya ile Çin’in karşı çıkışları ise doğrudan bu “dünya dengesi” hesaplarıyla ilgilidir. Bu iki devlet, “terörizme karşı savaş” gerekçesinin arkasına sığınan ABD’nin, Afganistan’ı denetim altına almakla yetinmeyerek, başta kendi çöplükleri olarak gördükleri Asya olmak üzere, tüm dünyada Amerikan hegemonyası kurmaya kalkışmasından kuşku duyuyorlar. Her ikisi de, o zaman fazla ses çıkaramamışlardı ama şimdi, Afganistan harekatının hırgürü arasında füzesavar füzelerin yapımını yasaklayan 1972 ABM (Antibalistic Missiles) antlaşmasını Bush’un tek yanlı olarak feshetmesini de, bu Amerikan sevdasının karşısındaki tek engel olan kendi çekirdekli güçlerini etkisiz kılmak için atılmış bir adım olarak değerlendirmeye başlıyorlar.

Kısaca söylemek gerekirse Soğuk Savaş dünyası sonrasını belirleyecek olan “Büyük Satranç Oyunu” asıl şimdi başlıyor.

***

Hiçbir şey nedensiz değildir

Temmuz 2006

Batıda ve Türkiye’de “Türkiye sağa kayıyor, Batıdan uzaklaşıp Doğuya yaklaşıyor” yolundaki kuşkuların giderek yoğunlaşmakta olduğu şu günlerde, Türk dış politikasının kaderi iki noktada kilitlenmiş görünüyor. Bunların birincisi Kuzey Irak, ikincisi ise Kıbrıs…

Önceki yazımda belirtmeye çalışmıştım. Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği, Kuzey Irak’ın durumu ve PKK konusunda Washington ile Ankara arasında var olan anlaşmazlığın geleceğine bağlı. Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği ise, Kıbrıs sorununa…

Siz Amerikan ve Türk Dışişleri Bakanlarının geçen hafta Washington’da imzaladıkları “Türk-Amerikan Stratejik Ortaklığını İleri Götürmek İçin Ortak Vizyon Belgesi”ne bakmayınız. Belgede hâlâ “Birleşik Irak”tan söz edilmesine karşın Washington Irak’ta ipleri tümüyle elinden kaçırmıştır, güney komşumuz adım adım bölünmeye doğru gidiyor. ABD ise, Kürtlere olan büyük bağımlılığı yüzünden, Kuzey Irak’ta, bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına gidişe seyirci kalmaktan başka bir şey yapamıyor. PKK konusunda söylenen ise, “PKK ve ona bağlı örgütlerle mücadele dahil olmak üzere, terörizme karşı konulması”dır. Görüldüğü gibi, bu yuvarlak sözlerin ötesinde, Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı ortak hareket konusunda tek bir kelime bile yok.

Yönetim düzeyinde durum böyleyken, Amerikan medyasında, özellikle neo-con’lara yakın kalemler arasında, günün etnik ve mezhep gerçeklerine uymayan Ortadoğu sınırlarının yeniden çizilmesi, bu arada Irak’ın üçe bölünmesi, kuzeyde bağımsız bir Kürt devleti kurulması gereğini savunanlar giderek çoğalıyor. Bazı “Amerikan muhipleri” bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışabilirler, ama hiçbiri Türk halkının gözünden kaçmıyor. Türkiye’de Amerikan karşıtlığının giderek artmakta olmasının nedeni yok mu sanıyorsunuz?

AB karşıtlığının giderek artmasına gelince, Türk halkı o cephede olup bitenleri de görüyor ve değerlendiriyor. Başlangıçta AB üyeliğine, altında “maddi refah” umudu yatan bir duygusallıkla yaklaşanlar, üyeliğe giden “uzun ve ince yol”da hayal kırıklıklarıyla karşılaşınca, üyeliğin ne getirip ne götüreceğini düşünmeye başlıyorlar. AB inanç ve yaşam biçimleriyle kendi inanç ve yaşam biçimleri birbirine zaten uymayan dinci sağ, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin örneğin türban ve zorunlu din öğretimiyle ilgili kararları karşısında, AB’ın kendi beklentilerine yanıt vermeyeceğini anlamaya başlıyor. AB’ın “ulus devlet” yapısına ters düştüğüne inanan milliyetçi sağın, AB’dan insan hakları ve Kürt sorunu konularında gelen baskılara bakarak, Avrupa’nın Türkiye’yi bölmek istediği yönündeki inancı güçleniyor. Halkın başlangıçta AB üyeliğini savunan bir başka kesimi, şimdi, “laik” ve “demokratik” rejimin bir güvencesi olarak gördüğü ordunun politikadaki etkinliğinin azaltılması konusunda AB’dan gelen istek ve baskıları kuşkuyla karşılıyor. Ama bütün bunlara rağmen, AB ile Türk halkı arasındaki en büyük sorun, hâlâ Kıbrıs…

Daha doğrusu AB’ın Kıbrıs konusunda yaptığı ve yapmaya devam ettiği yanlışlar… Bu arada sorun siyasal bir çözüme bağlanmadan Güney Kıbrıs’ın tek yanlı olarak AB’a üye olarak alması… O da yetişmiyormuş gibi, Türkiye’nin üyeliğine giden yolun üzerine, devamlı olarak, aşılması güç engeller çıkarması… Bu arada, kendisi Kuzey Kıbrıs’a yardım ve izolasyonların kaldırılması yönünde verdiği sözleri tutmazken, deniz ve hava limanlarının Rum uçak ve gemilerine açılması konusunu Türkiye’nin üyeliğini olabildiğince yokuşa sürmek için devamlı bir bahane olarak kullanması… Bütün bunları Türk halkı görüyor ve kendi bakış ve görüş açısından ona göre değerlendiriyor.

Hiçbir şey nedensiz değildir. Eğer Batı “Türk halkı giderek sağa kayıyor, Doğuya yaklaşıyor” diye endişe ediyorsa, suçu biraz da kendisinde aramalıdır. Ama o basiret nerede?

***

Araplar ve Biz

Nisan 2007

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında ve sonrasında Arap dünyasının bizi bırakıp Rumlara arka çıkması üzerine gözü açılan Türkiye, o günlerden buyana Araplar ile arasını düzeltmek için büyük çabalar harcıyor. Başbakanlarımız, Dışişleri Bakanlarımız, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra daha da artan bir sıklıkla ve her fırsattan yararlanarak Arap ülkelerini ziyaret ediyorlar. Bugün, “lâik” bir devlet olduğumuzu unutarak geçmişte uzak durduğumuz İslâm Devletleri Konferanslarına gidiyoruz, her ne kadar Arap olmasak da, herhalde bir yakınlık gösterisi olarak Arap Zirvelerine katılıyoruz. Ortadoğu sorunlarının çözümü için Arap ülkeleriyle işbirliği yapmaya, onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hattâ, gene AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, dış politikamızda ağırlığı Araplarla işbirliğine vermeye başladığımız gibi bir görüntü var. Başbakan Erdoğan’ın Fenerbahçe kulübümüzle birlikte Halep’e gitmesi ve orada Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat’la buluşması da, fazla abartılmadan, bu açıdan değerlendirilmeli.

Aslında Türk-Arap ilişkilerini düzeltmek, Araplarla iyi ilişkiler kurmak gerekli, ama o kadar kolay değil. Çünkü arada, uzak tarihten gelen bazı algılama ve değerlendirme başkalıkları var. Osmanlının Ortadoğu’daki topraklarında yaşayan “kavm-i necib-i Arab”a, Peygamberimizin soyundandır diyerek, büyük yakınlık göstermesine, Kutsal Emanetlerin ve mekanların bekçisi olarak Mekke, Medine, Kudüs ve Şam’a büyük yatırımlar yapmış olmasına rağmen Araplar, Osmanlı dönemini, kendilerinin geri kalmışlığına neden olan bir “sömürge” dönemi olarak anımsıyorlar. Arapların milliyetçi kesiminin Türk denilince akıllarına gelen o sömürü dönemidir. (Aslında, kimin kimi sömürdüğü çok tartışma götürür, ama geçelim!) Dinci kesimin unutmakta güçlük çektiği ise, Atatürk Türkiye’sinin hilafeti ilga edip lâik devlet sistemini benimsemiş olması. Özellikle gelenekçi ve tutucu Arap yönetimleri bu sistemi dine dayalı varlık nedenlerine yönetilmiş büyük bir tehdit ve tehlike olarak görüyorlar.

Ancak yakın tarihin de Türk-Arap ilişkileri üzerinde gölgesi var. İster milliyetçi olsun ister dinci, Arap aydınlarının Türkiye denince ilk anımsadıkları, bizim İkinci Dünya Savaşından sonra Batı ile kurduğumuz sıkı bağlardır. Gerçekten de Türkiye, 1950-1974 arasındaki dönemde, Arapların Batı hegemonyasından kurtulmaya çalıştığı günlerde onlara, Ortadoğu’daki “Batı” çıkarlarının bekçisi olarak görünmüştür. Yalnızca başlıcalarını sıralamak gerekirse, Demokrat Parti dönemindeki talihsiz Bağdat Paktı denemesi, 1954 Süveyş bunalımında Batılılarla birlikte Süveyş Kanalını ulusallaştıran Nasır’a karşı tavır alması, 1958 Irak Devriminden sonra Krallık rejimini geri getirmek için bu ülkeye karşı bir askerî harekâta kalkışmak istemesi hep bu görüntüyü güçlendiren olaylardır. Tabiî, bu arada İsrail’i ilk tanıyan ve onunla yakın ilişkiler geliştiren bir ülke olduğumuzu da unutmamak gerek. Bütün bunlar birleşince Araplar onlara karşı izlediğimiz her politikayı, yaptığımız her girişimi genelde Batı, özelde ABD mihraklı olarak görüyorlar.

Hemen şunu da belirtmeliyim ki Türkler ve Araplar arasındaki kırgınlık nedenleri tek yanlı değildir. Türkler de Arapların Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Arapların İngiliz ve Fransızlarla yaptıkları işbirliğini unutamıyorlar. Genç kuşaklar değil ama eskiler için Araplar, halife sultanın fetvasına bile kulak asmayıp, birkaç yüz bin altın lira ve sonradan tutulmayacak vaatler karşılığında, Batılılarla birlikte “Osmanlıyı sırtından hançerleyenler”dir. Ne yazık ki tarihin bıraktığı izler kolay silinmiyor.
Ancak Türk-Arap ilişkilerinde bugün karşımıza çıkan en büyük güçlük, Arapların aralarındaki kan ve dil birliğine rağmen, “tek” bir Arap dünyası olmaması. Ortada “Arap dünyası” diye bir şey yok, aralarında rejim farklılıkları, çıkar ayrılıkları, değişik uluslararası bağlantıları olan çeşitli Arap devletleri var. Batı, Ortadoğu’daki varlığını sürdürebilmek için öyle bir “böl ve yönet” politikası uygulamıştır ki, Araplar o yüzden bugün Filistin sorunu dahil ortak bir politika üzerinde birleşip ortak bir davranış biçimi sergileyemiyorlar. “Ortak” bir Arap politikasının yokluğunda Türkiye’nin “tek”” ve “tutarlı” bir Arap politikası geliştirmesi de çok güç..

Uzun sözün kısası: Evet, Araplarla, daha doğrusu Arap devletleriyle iyi ilişkiler kuralım. Ama öteye beriye duyduğumuz kızgınlıkla, hele hele iç politika mülâhazalarıyla, dış politikamızı salt onlara dayalı olarak yürütmeye sakın kalkışmayalım. Çok seçenekli bir dış politika, ancak o seçenekler arasında doğru ve dengeli seçimler yapmakla olasıdır.

***

Ağla Filistin Ağla

Haziran 2007

Hem Araplar hem de Museviler için kutsal sayılan Filistin, bir zamanlar, üzerinde Arapların yaşadığı bir Osmanlı toprağıydı. Orada yaşayan az sayıda Musevi de vardı. Birinci Dünya Savaşının ardından Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla birlikte, Filistin İngiliz vesayeti altına kondu. Siyonist hareketle birlikte daha Osmanlının son dönemlerinde Filistin’e zaten başlamış olan Musevi göçü, bu vesayet yönetimi sırasında hızla arttı.

İkinci Dünya Savaşından sonra İngiltere Filistin’den çekileceğini açıkladığı zaman, göçler sayesinde sayıları iyice artmış olan Museviler, Tanrı tarafından kendilerine “vaat edilmiş” olduğuna inandıkları bu topraklar üzerinde kendi devletlerini kurmak için harekete geçtiler. Başta Filistin’de yaşayanlar olmak üzere, tüm Araplar buna karşı çıktılar. Ne var ki onları dinleyen olmadı. Konu BM’nin önüne geldiği zaman büyük devletler ağırlıklarını Filistin’in Museviler (İsrail) ve Araplar (Filistin devleti) arasında bölünmesinden yana koydular ve bunu öngören bir plânı yürürlüğe koydular.

Araplar bu bölünmeyi kabul etmedi. O yüzden İsrail ile Araplar arasında savaşlar çıktı. Arkasına başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin desteğini alan İsrail, her savaşın sonunda sınırlarını daha da genişletti. Bu arada taksım plânında Filistinlilere bırakılmış olan Gazze şeridini, Batı Şeria’yı ve onunla birlikte Doğu Kudüs’ü de toprakları arasına kattı. Kudüs’ü İsrail devletinin başkenti ilân etti. İsrail işgali altında yaşamayı içlerine sindiremeyen çok sayıda Arap evlerini barklarını terk edip Lübnan ve Ürdün’e sığındılar, oradaki mülteci kamplarında çok güç koşullar altında, sefalet içinde yaşamaya çalıştılar. Oralardaki sayıları arttıkça artı, milyonlara ulaştı.

İsrail sorunu, giderek, Arapları olduğu kadar Filistin Araplarını da böldü. İsrail’i ortadan kaldırmanın olanaksızlığını anlayanlar bu sorunun, İsrail’in işgal ettiği Arap topraklarından çekilmesi koşuluyla, “iki devlet” ilkesi üzerinden ve görüşme yoluyla çözümlenmesinden yana çıktılar ki bu görüşün Filistin’deki savunucusu El Fetih’tir. Başlangıçta savaşçı bir örgüt olan El Fetih, Batılıların, özellikle ABD’nin arabuluculuğu ve teşvikleriyle, kurucusu Arafat döneminden başlayarak bu doğrultuda bir politika izlemiştir. Ne var ki İsrail’in Batı Şeria’nın büyük kesiminden, özellikle “tarihî başkenti” saydığı Kudüs’ten çekilmeye, üstelik dışarıda sığıntı olarak yaşayan Filistinli Arapları geri almaya yanaşmaması üzerine, bir sonuç alamamıştır. İsrail’in bu konulardaki inadı Filistinlileri görüşme yoluyla hiçbir yere varılamayacağına inandırmış ve silâhlı mücadeleyi savunan ve destekleyenlerin elini güçlendirmiştir ki onların başında, radikal bir İslâmcı örgüt olan Hamas geliyor.

Filistinliler arasında yaygınlaşan bu umutsuzluk, El Fetih yönetiminin gırtlağına kadar yolsuzluğa ve kayırmacılığa bulaşmış olmasıyla birleşince, geçen yılın başlarında yapılan Filistin seçimlerinde sandıktan, İsrail’in varlığına karşı olan Hamas çıktı. Onu “eli kanlı bir terör örgütü” olarak gören ve öyle nitelendiren ABD, bu seçim karşısında şaşkına döndü ve çareyi, Hamas’ı güç durumda bırakmak için, Filistinlilere yapılmakta olan ekonomik yardımları kesmekte buldu. Bu önleme Batılılarla birlikte Hamas’ın yükselişinden kuşku duyan Körfez ülkeleri de katıldılar. O yüzden de zaten ekonomik sıkıntılar içinde olan Filistinliler büyük bir siyasal ve toplumsal çalkantı yaşamaya başladılar.

Hamas’ın seçimlerden en büyük parti olarak çıkmasıyla başlayan siyasal bunalım, bir ara, Suudî Arabistan’ın arabuluculuğunda varılan bir anlaşmayla giderilmiş gibi göründü. Bu anlaşma, Hamas ile El Fetih arasında ortak bir hükümet kurulmasını öngörüyordu. Ama anlaşmanın üzerinden çok geçmeden, taraflar arasında, özellikle güvenlik güçleriyle ilgili olarak, yetki paylaşımı konusunda önce anlaşmazlık, onun arkasından savaş çıktı. Filistin, El Fetih’e bağlı olan militanları temizleyerek Gazze’ye egemen olan Hamas ile Batı Şeria’daki durumunu –şimdilik— koruyan El Fetih arasında ikiye bölündü.

Arap Filistin bugün fiîlen ikiye bölünmüş durumda. Batı Şeria’da El Fetih yönetimi var. Gazze’ye ise, geçtiğimiz hafta yaşanan silâhlı çatışmalardan sonra, oradaki bütün El Fetih yöneticilerini ve milislerini ya öldürmüş ya da kovmuş olan, Hamas örgütü egemen.

El Fetih ile Hamas arasındaki kavga neden çıktı? İki örgüt arasındaki ideolojik farklılıkların bu kavgada önemli bir payı olduğuna hiç kuşku yok. El Fetih daha ağırlıklı olarak “seküler”, Hamas ise açıkça “İslâmcı” olduğunu söyleyen bir örgüt. Bu ideolojik yaklaşımın doğal bir sonucu olarak El Fetih, İsrail ile olan kan uyuşmazlığına rağmen, başta ABD olmak üzere Batı’nın etkisi altında. ABD’nin ve Batılıların telkinleri doğrultusunda, Filistin sorununun savaşla değil, İsrail ile anlaşma yoluyla çözülmesinden yana. Kaldı ki, geçmişte olup bitenler de ona, İsrail’in askerî üstünlüğü ve uluslararası destekleri karşısında, savaşla bir sonuç almasının zorluğunu da göstermiş.

Buna karşılık Hamas ideolojisi gereği İsrail’in varlığına karşı. Bir zamanlar İsrail devletini ortadan kaldırmaktan söz ediyordu. Ama şimdi, onun 1947 sınırlarına geri çekilmesi, yani savaşlarda kazandığı Arap topraklarını, bu arada Gazze Şeridini ve Kudüs’ün tümü dahil Batı Şeria topraklarını Araplara, Golan tepelerini de Suriye’ye geri vermesi koşuluyla anlaşmaya razı görünüyor. Ne var ki İsrail’in uyuşmazlığı karşısında bu amaca görüşmeler yoluyla değil, ancak savaşla ulaşılabileceği kanısında. Geçmişte İsrail’e karşı düzenlenen terör eylemlerinin çoğunun altında onun imzası var. Bu yüzden de ABD ile AB’nin kara listesinde. Washington onu “eli kanlı bir terör örgütü” diye nitelendiriyor ve onunla görüşme masası başına oturulamayacağını söylüyor.

Hamas’ın geçen yılın başlarında yapılan Filistin seçimlerinde El Fatih’i yenilgiye uğratması Washington’da olduğu kadar onun Ortadoğu’daki uydularında, İsrail’de ve Avrupa başkentlerinde büyük bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık yarattı. (Hamas’ın bu seçim başarısının nedenlerine bundan önceki yazımda etraflıca değinmiştim.) Başka ülkelerde demokrasi şampiyonluğu yapan ABD, Filistin’de iktidarın hem İslâmcı hem de savaşçı bir partinin eline geçecek olmasını bir türlü içine sindiremedi. Onun iktidara gelmesini önlemek, önleyemezse Filistin halkının yaşam koşullarını güçleştirerek halkı ona karşı harekete geçmeye zorlamak için, öteki Hamas karşıtı ülkelerle birlikte, Filistin’e yapıla gelen dış yardımları durdurdu.

Hamas’ın seçimlerden en büyük parti olarak çıkmasıyla başlayan siyasal bunalım, Filistin’de bir kardeş kavgası çıkmasından hem Arap-İsrail barışı hem de bölge dengeleri açısından korkan Suudî Arabistan’ın arabuluculuğunda varılan bir anlaşmayla giderildi. Bu anlaşma, önemli bakanlıkların yansız bürokratlara verilmesi koşuluyla, Hamas ile El Fetih arasında ortak bir hükümet kurulmasını öngörüyordu. Ama ABD bundan da hoşlanmadı. Batı basınında bile çıkan haberlere inanmak gerekirse, Bush yönetimi El Fetih’li Devlet Başkanı Abbas’tan “Hamas’tan kurtulmak için elinden gelen tüm çabayı harcaması”nı istemiş, Hamas-El Fetih ortak hükümetini dağıtarak onun yerine bir “olağanüstü hâl hükümeti” kurmasını önermişti. Ne var ki Abbas, bir iç savaşa neden olması korkusuyla, bu istek ve öneriyi geri çevirmiştir. (Bakınız: Adam Entous, “After Gaza, some questions who was overthrowing whom,” Reuters, 17 Haziran 2007.)

BBC’nin Ortadoğu uzmanı Jeremy Bowen’e bakılırsa, Abbas’ı yetersiz bulan Başkan Bush bir süredir ona Hamas’ı devirecek bir alternatif geliştirmeye çalışıyordu ve bu alternatif, ABD’nin yakın dostu olarak bilinen Muhammed Dahlan’dı. Bush yönetimi karargahını Gazze’de kurmuş olan Dahlan’a kendisine bağlı bir güç oluşturması için para ve silâh yardımı yapıyor ve İsrail’i de aynı şeyi yapmaya zorluyordu. Gazze’deki Hamas militanlarının çatışmalar başlar başlamaz Dahlan’ın karargâhını basmaları ve yerle bir etmeleri bir rastlantı olmasa gerek. Dahlan o sırada Mısır’da bulunduğu için paçasını kurtarmış, militanların az bir kısmı öldürülmüş, çoğu ise ya kaçmış ya da direnmeden Hamas’a katılmıştır.

Filistin’deki El Fetih-Hamas ayrışması ve kavgasıyla ilgili yazılarımın üçüncüsünde okurlarıma, onlara neden “Ağla Filistin ağla” başlığını verdiğim konusuna açıklık getirmek istiyorum. Bu başlığı kullanıyorum, çünkü bugün Filistin’in ve Filistin halkının gerçekten de ağlanacak bir hali var.

Anımsayacaksınız, konuyla ilgili birinci yazımda Filistin’in, bir zamanlar, üzerinde büyük çoğunlukla Müslüman Arapların yaşadığı bir Osmanlı toprağı olduğunu söylemiştim. Ancak özellikle Kudüs’te az da olsa Hıristiyan ve Museviler de vardı. Osmanlı topraklarına yerleşmek isteyen büyük Avrupa devletleri Osmanlının son dönemlerinde buraları karıştırmaya başlayıncaya kadar, bu üç tek Tanrılı dinin mensupları, Osmanlı yönetimi altında barış içinde bir arada, huzurlu bir yaşam sürüyorlardı. Oysa bir de bugünkü duruma bakınız. Araplarla İsrail bir türlü anlaşamadıkları gibi, Filistinliler de kendi aralarında ayrışmaya, hattâ silâhlı çatışmaya tutuşmuş bulunuyorlar.

O da yetişmiyormuş gibi hem Arap-İsrail anlaşmazlığı hem de Filistinlilerin kendi aralarındaki ayrışmalar, bugün ABD ile İran arasındaki Ortadoğu üstünlüğü kavgasının bir parçası haline gelmiş durumda. Görünen o ki Hamas’ın Gazze şeridinden söküp çıkardığı El Fetih’in arkasında ABD ile AB, Gazze şeridinde egemenliğini kuran Hamas’ın arkasında da Suriye ve İran var. Suriye’nin derdi Golan tepelerinin kendisine geri verilmesini öngörmeyen bir Filistin-İsrail barış anlaşmasını önlemek. İran’ın derdi ise ABD’nin Filistin’de Washington’un güdümünde bir yönetim kurmasına izin vermemek. O nedenle Tahran, ABD ve İsrail’in Filistin’de Hamas’ı dışlayan bir yönetim oluşturması çabalarına karşı ateş püskürüyor. Bush yönetiminin bu yöndeki çabaları geçen yıl başlamıştı, El Fetih-Hamas ayrışmasından sonra hız kazanmış bulunuyor. Eğer ABD ile İran önümüzdeki günlerde bu konuda karşı karşıya gelirlerse buna hiç şaşırmamalı.

Oysa ne ABD’nin ne de İsrail’in Hamas’ın yükselişinden yakınmaya hakları var.
Belki inanmayacaksınız ama bugün bu iki devlet tarafından Filistin yönetiminin dışına atılmak istenen Hamas, başında, Washington –ve de İsrail— tarafından Arafat’a karşı kurgulanmış ve desteklenmiş olan dinci bir örgüttür, şimdi ekilenler biçiliyor (bakınız: Stephen Zunes, “The Rise of Hamas,”(Washington, DC: Foreign Policy In Focus, June 26, 2007 – internet adresi: hhtp//fpif.org/fpift/4333). Bu destek, Arafat ile Rabin tarafından imzalanan 1993 yılında imzalanan Oslo anlaşmasına kadar devam etti. El Fetih’in İsrail karşısındaki silahlı direnmeden vazgeçmesini ve ABD gözetiminde bir “barış süreci”ni başlatmasını öngören bu anlaşmadan sonra Washington at değiştirdi ve Arafat liderliğindeki El Fetih’i desteklemeye başladı. Tarafsız gözlemciler, Oslo anlaşmasının imzalandığı sıralarda, Hamas’ın Filistinliler arasındaki desteğinin yüzde 15 dolaylarında olduğunu söylüyorlar (bakınız: aynı kaynak.)

Hamas’ı bir ufak dinci örgütten geçen yılın başlarında yapılan seçimlerde birinci parti durumuna yücelten çeşitli nedenler var. Bunların başında, El Fetih yönetiminin halktan kopukluğu geliyor. Arafat ve ardılları halkın büyük ölçüde kaynak yetersizliğinden ve İsrail’in uyguladığı kısıtlama ve ambargolardan kaynaklanan ekonomik sıkıntılarını gidermeyi başaramamışlar, o da yetişmiyormuş gibi gırtlaklarına kadar yolsuzluğa ve kayırmacılığa batmışlardır. Buna karşılık halkla içli dışlı olan, onların sıkıntılarına sahip çıkıp kurdukları bir dinci yardımlaşma düzeniyle bu sıkıntıları gidemeye çalışan Hamas kütlelerin önce kalbini, sonra da desteğini kazanmayı başarmıştır . Hamas’ı iktidara ortak yapan ikinci neden o kadar umut bağlanan barış sürecinin işlememesi ve kendi devletlerine bir türlü kavuşamayan Filistinlilerin bundan duydukları hayal kırıklığıdır. Barışçı yollardan bir sonuç alınamadığını, alınamayacağını gören Filistinliler, ABD yörüngesinden çıktıktan sonra gözlerini silâhlı mücadeleyi savunan Hamas’a çevirmişlerdir.

El Fetih ile Hamas arasındaki anlaşmazlık ve çatışma, önümüzdeki günlerde, peşine ABD ve İran’ı da takarak, daha da kızışacağa benziyor.

***

5 yıl önce, 5 yıl sonra

Mart 2008

Rahmetli İsmet Paşadan duymuştum. Galiba Demirci Efenin sözüymüş. Efe, “bir ülke ya ilimle ya da zulümle yönetilir” dermiş. Bundan beş yıl, yani Amerikan işgalinden önce Irak, zulümle yönetilen ülkelere gösterilebilecek en güzel örneklerden biriydi. Saddam yönetimi, içinden çıktığı Tikrit kabilesi başta olmak üzere, Sünni kabilelere dayanan acımasız bir diktatörlüktü. Ülkedeki tek parti olan Baas Partisi ve Baasçı kadrolardan oluşan Irak ordusu Saddam ve yakınlarının mutlak denetimi altındaydı. Irak’ın her hangi bir yerinde “çıt” çıksa Saddam’ın haberi olurdu. Saddam ülkede bir devlet terörü estiriyor, bütün karşıtlar–eğer hâlâ öldürülmemişlerse— susturuyor, ayrılıkçı Kürtlere ve gözleri İran’a dönük dinci Şiîlere göz açtırmıyordu. Devrik Irak lideri çok karmaşık bir toplum yapısına sahip olan Irak’ı ancak bu devlet terörü sayesinde uzun yıllar bir arada tutmuştu.

Öte yandan kabul etmek gerekir ki, acımasız yönetiminin yanısıra Saddam, BM’nin 1990’dan sonra ülkeye koyduğu ambargoya, bu arada Irak’ın en büyük geliri olan petrol satışlarını kısıtlamasına rağmen, halkı sıkıntıya sokmayan bir düzen kurmayı da başarmıştı. Her eve yeterince gıda dağıtılıyordu. Eğitim ve sağlık hizmetleri aksamadan yürütülüyordu. Sular akıyor, elektrikler yanıyordu. Saddam’ın nasırına basmamak koşuluyla kimsenin güvenlik diye bir korkusu yoktu. Herkes işinde gücündeydi.

Oysa işgalin üzerinden beş yıl geçtikten sonra bugün, Irak büyük bir kargaşa ve belirsizlik içindedir. Irak halkı işgalle birlikte yoksulluk ve çok taraflı bir iç savaş içine düşmüş bulunuyor. Bush ne gibi gerekçeler gösterirse göstersin, Irak petrollerine el koymak ve Ortadoğu’da bir “Pax Americana” oluşturmak için başlatılan Amerikan işgali hem ülke halkının birbirine girmesine, hem de yalnız Irak’ın değil, tüm Ortadoğu bölgesinin karışmasına neden olmuştur. Irak, onunla birlikte de bölge, bugün, beş yıl öncesine göre çok daha güvensiz bir durumdadır. Bırakınız demokratik bir rejime kavuşmayı, Bush’un bütün çabalarına karşın doğru dürüst bir hükümeti bile yoktur. Ülke parçalanmanın eşiğine gelmiş, halk, Saddam yönetimini bile arar duruma düşmüştür.

Irak’taki bu felâket tablosunu tamamlamak için, Amerikan askerlerinin açtığı ateşle ya da işgalle birlikte patlak veren iç çatışmalarda çok sayıda çocuk, kadın ve sivilin yaşamını yitirdiğini söyleyeyim. Tarafsız gözlemciler bu sayıyı, eğer çok daha fazla değilse, 100 binin üzerinde olduğunu bildiriyorlar. Dahası Amerikan işgali, Başkan Bush’un kökünü kazımak istediği El Kaide’yi Irak’a sokmuştur. Bugün Irak’ta yaşanmakta olan terör olaylarının altında, işgale karşı direnmeye devam eden Baasçı kadrolar kadar, hattâ onlardan daha çok, Arap-İslâm dünyasının çeşitli ülkelerinden Irak’a akan El Kaide militanları da var. Oysa ABD Irak’ı işgal edinceye kadar El Kaide Irak’a adım bile atamıyordu. Bu ne biçim terörler savaştır ki El Kaide’yi Irak’ta başa çıkılamaz bir güç yapmıştır.

Başta Başkan Bush’u destekleyen Amerikan kamuoyu, aradan beş yıl geçtikten sonra bugün onun Irak ve Ortadoğu politikasının bir fiyasko olduğunu anlamıştır, ama çok geç. Bush ABD’yi Irak’ta öyle bir bataklığa sokmuştur ki Amerikalılar bu batağın içinden kolay kolay çıkamaz. İnsanın “ne halleri varsa görsünler” diyeceği geliyor, ama ucu bize dokunmasa…

***

Diplomasi zor bir iştir

Nisan 2009

Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, hiç kuşkusuz, NATO Genel Sekreterliğine getirilecek son insandı. Ufku Kuzey Avrupa’nın güneşsiz ülkeleriyle ile sınırlı, NATO’nun kucakladığı öteki ülkelerin özellikleri konusunda fazla bir bilgisi olmayan, özünde bir askerî ittifak olan NATO’ya büyük bir katkısı bulunmayan bir ufak ülkeden gelen, üstelik Hazreti Muhammed’in karikatürleri konusundaki malûm saygısız tutumuyla İslâm dünyasında sevilmeyen bir politikacıydı. Bütün bu olumsuz yönleri göz önüne alınınca, Türkiye’nin bu göreve daha uygun bir kişinin getirilmesi yönündeki isteği ve ısrarı çok yerindeydi.

Ne var ki Türkiye’nin bu zata karşı çıkışı ne kadar haklı ise bu konuda kullandığı yöntem ve üslup o kadar yanlış oldu. İtirazlarını kapalı kapılar arkasında, üye ülkelerle karşılıklı görüşerek onları bir yeni arayışa yönlendireceği halde, açıktan, üstelik itirazlarını Peygamberimizin karikatürleri konusuna indirgeyerek, yüksek sesle dillendirdi. Kendi kutsal inançlarına toz koydurmayan Hıristiyan Avrupalıların, söz Müslümanların peygamberine gelince, düşünce özgürlüğü bahanesinin arkasına gizlenerek Rasmussen’e arka çıkacakları çok belliydi, nitekim öyle oldu. Almanya ve Fransa’nın ısrarı ve herhalde ABD’nin ikna edici ricaları (!)üzerine Türkiye itirazını geri çekti ve Rasmussen NATO’nun yeni Genel Sekreteri oldu. (Türkiye’ye geldiği zaman bizi yere göğe sığdıramayan ve Afganistan için bizden asker isteyip duran Başkan Obama dostumuz acaba neden NATO içinde bize arka çıkmadı?)

Kabadayı üslubu belki iç politikada geçerli ama, dış politikada tam ters bir etki yapıyor. (Hoş son yerel seçimlerin sonuçları bu üslubun artık iç politikada da kârdan çok zarar getirdiğini gösteriyor, ama geçelim.) Eğer sözünüzü geçirecek güçten yoksunsanız, hiç dayılanmaya kalkmayın, adamın bileğini büküveriyorlar. Efendim, Türkiye’nin Rasmussen’in Genel Sekreterliğine “evet” demesi karşılığında bize İslâm dünyasından özür dilemek sözü vermiş, yok şuymuş yok buymuş. Arkasına NATO’yu almış olan yeni Genel Sekreter Medeniyetler Buluşması Konferansı vesilesiyle geldiği İstanbul’da özür dilemek şöyle dursun, bize düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda bir de ders verdi. Şimdi o küçültücü karikatürler çoğaltılarak Kopenhag sokaklarında satılıyor. Verildiği söylenen öteki sözlere gelince –ki bunların başında Türkiye’ye bir Genel Sekreter Yardımcılığı ile NATO’nun Afganistan’daki siyasi temsilciliğinin verilmesi geliyor— tutulup tutulmayacağını da önümüzdeki günlerde göreceğiz. Az daha unutuyordum, Danimarka’dan yayın yapıp duran Roj TV’nin kapatılması konusunda ise ipe un sermeye devam ediliyor.

Rasmussen’e karşı çıkarken Türkiye’nin –yoksa Başbakan Erdoğan’ın mı
demeliyim?– karikatür konusuna öncelik ve ağırlık vermesi, Batı’da AKP iktidarından dinci eğilimleri yüzünden kuşku duyan çevrelerin bu kuşkularını daha da arttırmış görünüyor. O kadar ki AB içinde, daha da önemlisi Sarkozy’ye rağmen Fransa’da bugüne kadar Türkiye’yi destekleyen Dışişleri Bakanı Edouard Kouchner bile Türkiye’nin AB üyeliğine artık sıcak bakmadığını söylüyor. Desenize, Avrupa’daki son dostlarımızdan birini de kaybettik. (NOT: Bu yazıyı bitirirken dış politikamızda yalnız bir üslup bozukluğu değil, bir “iki başlılık” da gördüğümü belirtmeliyim. Nitekim Cumhurbaşkanı Gül, NATO Genel Sekreterliği konusunda, din unsuruna fazla vurgu yapmanın yanlış anlamalara yol açabileceğini söylemişti. Aynı “iki başlılık” Ermenistan’la ilişkiler konusunda da gözlemleniyor. Bu konuya gelecek hafta değineceğim.)

***

ABD ve “Ulus Yaratma” hayali

Ağustos 2009

Obama yönetiminin Ortadoğu politikası tekliyor. Obama’nın, Irak’ın iç bütünlük ve güvenliğinin Irak güvenlik güçlerine devredecek Amerikan askerlerinin 2011 yılının sonuna dek Irak’tan çekilmelerini öngören politikasının olabilirliği her geçen gün biraz daha azalıyor. Aynı biçimde, Afganistan’ı Taliban’dan temizleyip orada demokratik bir rejim kurup yaşatmak projesi de, bu ülkedeki son Başkanlık seçimlerinin de açıkça gösterdiği gibi, aşılması güç zorluklarla karşılaşıyor. Söz konusu olan ABD’nin iki yeni “ulus yaratma” (nation building) girişimidir ve o da, tıpkı bundan öncekiler gibi, başarısızlığa mahkûm görünüyor.

Irak’ta merkezi yönetimde söz sahipliği konusunda Sünnilerle Şiiler arasında süregelen anlaşmazlığın yanı sıra, Musul-Kerkük bölgesinin, daha doğrusu “petrollerinin” mülkiyeti sorunu da Kürtlerle Araplar (Sünni ve Şii) arasında kavga konusu olmaya devam ediyor. Bu kavga yüzünden hem Sünnilerle Şiilerin karışık olarak yaşadıkları bölgelerdeki hem de Musul-Kerkük bölgesindeki mezhep ve soy çatışmaları ara vermeden sürüyor. Gün geçmiyor ki Irak’tan bu kanlı çatışmaların aldığı canların haberi gelmesin. Onlara Bağdat’taki güvenli bölgeye kadar uzanan El Kaide terörünün aldığı canları da eklerseniz, Irak güvenlik güçlerinin Irak’ta düzen ve asayişi sağlamaktaki başarısızlıkları açığa çıkıyor.

Bu durumda Amerikan askerlerinin, ufak bir iki birlik dışında, 2011 yılının sonunda kadar Irak’tan çekilmeleri, eğer Irak yeni bir üç taraflı iç savaşının içine itilmek istenmiyorsa, pek olası görünmüyor. Nitekim başta Genelkurmay Başkanı Mike Mullen olmak üzere hem Pentagon’daki hem de bölgedeki askeri komutanlar da bu konuda karamsar beyanlarda bulunuyorlar. İyimserliğini tek koruyan, öyle anlaşılıyor ki, hâlâ ayağını yere basmamış olan Obama’dır.

Afganistan’da ise durum daha parlak değil. Obama’nın Irak’tan çekip Afganistan’a sevk ettiği Amerikan birliklerinin – yılsonuna kadar 70 bin askere ulaşması bekleniyor— varlığına rağmen Taliban’ın özellikle Afganistan’ın Pakistan’a komşu güney kesimlerindeki etkinliği devam ediyor. Amerikan savaşçılarının yaptıkları tüm temizlik çalışmalarına rağmen bu kesimlerdeki egemenlik Taliban’ın elinden hâlâ alınabilmiş değil. Geçen hafta yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri de Afganistan’daki siyasal yaşama bir düzen getireceğine ortalığı büsbütün karıştırmışa benziyor. Gerçi hem Karzai hem de karşısındaki en güçlü aday olan Abdullah Abdullah, her ikisi de kendilerini seçiminin galibi olarak ilân ediyorlar, ama bu satırların yazıldığı sıralara kadar seçimin kesin sonuçları henüz belli olmuş değildi. Ancak iki nokta açıktı: (1) Ne kadarı Taliban korkusu ne kadarı Hamit Karzai yönetiminden duyulan hoşnutsuzluk yüzünden olduğu bilinemiyor, ama seçime katılma oranı yüzde 50’nin altındadır. (2) Seçimler özgür ve dürüst olmaktan çok uzaktır. Seçime hile karıştığı uluslararası gözlemciler tarafından bile saptanmıştır.

Seçimin galibinin resmen ilân edilmesinin ortalığın yatışmasına yardımcı olması, beklenmemeli. Kim galip gelirse gelsin karşısındaki seçimlerin geçerliğini tartışma konusu yapacak, yenilenin yandaşları sokağa dökülecek, hatta olası etnik kavgalar bile başlayacaktır. Bu kargaşa içinde seçimin asıl galipleri seçimlerde Karzai ile kirli anlaşmalar yapmış bulunan savaş ve uyuşturucu lortları olacağa benziyor ki o zaman gel de çık işin içinden…